8 Eylül 2014 Pazartesi

ROMA

Roma deyince benim aklımda hep film sahneleri vardır, mesela Woody Allen'ın "To Rome with Love" adlı filmi. Genelde de filmlerde Roma bir aşk şehri olarak lanse edilir. Müzikli kalabalık meydanlar, farklı kültürden insanların bir araya geldiği İspanyol Merdivenleri, Roma'ya gideceğimi duyanların methiyeler düzdüğü Aşk Çeşmesi, akordeon seslerinin yankılandığı daracık ara sokaklar. Liste de böyle uzar gider. Belki de o yüzden bu kadar yüksek beklentiyle gittim buraya.

Ve fakat göz ardı ettiğim gerçek şuydu ki Roma da aslında baya bildiğin bir metropol. Tabi ki gezdiğim her yer başlı başına güzeldi. Ne var ki ben Roma'da filmlerden hayal ettiğim o havayı yaşayamadım, o antik kent dokusunu pek hissedemedim.




Neden diyeceksiniz, şu şekilde özetleyebilirim:

1- Floransa'da her yeri bedava gezmenin acısı buradan çıkmış olacak ki heeeer yer ama heeer yer tadilattaydı. Kolezyum, İspanyol Merdivenleri, Aşk Çeşmesi ve daha sayamayacağım pek çok yerde tadilat yapılıyordu. Bu da bana sanki İstanbul'da yolda yürüyormuşum da yine bir kazı çalışmasına denk gelmişim gibi hissettirdi.

Ulan Aşk Çeşmesi diyorum! Etrafını çevrelemişler bariyerlerle, önüne de dandirik bi havuz gibi bişey yapmışlar bozuk para atma geyiği için, sırf turistlerin gönlü olsun diye. Biz de yedik cnm.

2- Bir turistin vücudunun herhangi bir uzvu başına 1000 tane seyyar satıcı düşüyor. Yapışkanlıkları ve pazarlık sevdaları yaptığım bu abartıyı 100'e katlıyor. Herhangi bir tanesiyle göz göze geleceğim diye etrafınıza bakamıyorsunuz, anında yanınızda bitiyorlar hoşlandığı kızın her hareketinden sinyal alan platonik aşık erkek misali. "Emeen beni rahatsız etmez" dediğinizi duyar gibi olsam da, yaşamadan bilemezsiniz diyorum.

Peki, Roma'da vaktimiz nasıl geçti? Aslında aylar sonra yazarken fark ettim ki kötülediğim kadar kötü değil, ya da bir nostalji yaşadım. Neyse, yine günlere ayırıyorum.

1.Gün

Termini'ye çok yakın olan hostelimiz The Yellow'a eşyalarımızı bıraktık. Burası çok değişik bir hostel. Hem öneriyorum hem önermiyorum. Detaylı olarak bahsedeceğim zaten.

İlk gün yine sightseeing kafasında geçti, Yine toplu taşıma kullanmadan yaya bir şekilde yollara düştük. Hava kararmaya başlamıştı.

Antik kentten (Colosseum, Forum) başlayıp Aşk Çeşmesi'nin olduğu meydana oradan da İspanyol Merdivenleri'ne geçmeyi hedefledik.

Otele en yakın olan turistik yer Colosseum idi ve yürüyerek yarım saat uzaklıktaydı.

Bir kısmının tadilatta olduğunu görmek biraz üzdü, ancak ışıklandırması güzel olduğu için çok kafaya takmadım. Çeşitli açılardan fotoğraflarını çekmeye çalıştığımız sırada önceden bahsettiğim seyyar satıcılar "Selfiii! Selfiii!" diye bağırarak ellerindeki uzaktan selfie çekmeye yarayan çubukları (gerçek adlarını bilmediğim) satmaya çalışıyorlardı.

Aşk Çeşmesi ve İspanyol Merdivenleri'nin bulunduğu yöne ilerlerken bloglarda da düğün pastasını andıran görünümü ile ön plana çıkan Emanuele Vittorio II Abidesi'nin (Altare Della Patria) de önünden geçtik. Merdivenlerin ve heykellerin saf mermerden yapıldığı bu görkemli yapı Birleşmiş İtalya Krallığı'nın  ilk kralı II. Emanuele Vittorio'yun onurlandırmak için yapılmış.


Floransa'da haritayla yerimizi bulma başarıma kem gözler değmiş olacak ki, Aşk Çeşmesi'ni bulmak için herhalde bir saatten fazla dolandık. Aslında sıkıntı haritada olmayan pek çok sokak ismine rastlamamızdı.

Daha önce de bahsettiğim üzere, Aşk Çeşmesi'ni (Fontana di Trevi) adeta bir "buhran kuyusu"na çevirmişlerdi. Özellikle çok methedildiği için normal haliyle görememek Roma'nın hanesine benim tarafımdan bir eksi atılmasına neden oldu.

Temmuz ayından beri bir restorasyon yapılmaktaymış ve Ekim 2015'e kadar sürecekmiş. O yüzden Roma'ya gidecek arkadaşlar, boşuna kendinize dilek listesi hazırlamayın.

Tabi ki dünyanın Barok tarzındaki en ünlü çeşmelerinden olan Aşk Çeşmesi'ne günde toplam 3000 euro değerinde para atılıyormuş. Düşündükçe insanın elini suya daldırıp avuç avuç alıp kaçası geliyor...tabi ki de bunu sadece düşünmekle kalmayıp gerçekleştiren insanlar var. Şaşırdık mı, hayır. Kalan para ise fakir kesimin temel ihtiyaçlarını karşılamada kullanılıyormuş.

Dedikten sonra İspanyol Merdivenleri'ne doğru yol alıyoruz. Açlıktan İdil de ben de depresyona girmek üzereyiz. Duyduk ki İspanyol Merdivenleri'nin civar bölgesinden lezzetli dilim pizzalar satan yerler var. Normal bir restoranda doyurucu bir pizza yemek 10 eurodan başlarken 3-4 euroya gayet de büyük bir pizza dilimiyle doyabiliyorsunuz.


Pizzalarımızı da alıp İspanyol Merdivenleri'ne oturduk. Ben burayı da çok cıvıl cıvıl bekliyordum. Nedense kafamda ilkokul bahçesi/kantini gibi bir ortam canlanmıştı. Bağıra çağıra sohbet eden, şarkı söyleyen insanlar, uçuşan tezahüratlar vs. Gerçekte ise bizden başka beş on çift, onun dışında da kafası güzel olmuş şarkı söyleyen bir iki grup vardı. Bir iki kişi enstrümanlarını getirmişlerdi. Bir de tabi bir bakışımız uğruna dünyayı yakmaya hazır olan satıcı arkadaşlar. Anlayacağınız biraz bayık bir ortamdı, nitekim önceki günlerin yorgunluğunu iyiden iyiye biriktirmiş olan kız arkadaşım koskoca Roma'ya kıçını dönüp oracıkta şekerleme yapmaya başladı.

Dönüş yolunda ise gene çok övülen meşhur İtalyan dondurması "Gelato"nun en iyi yapıldığı yerlerden biri olan "Blue Ice"tan dondurmalarımızı aldık. Samimiyetle söylüyorum, Roma'da yapmadan dönmeyin diyebileceğim ilk şey bu dondurmayı yemektir. Şehrin pek çok noktasında Blue Ice şubesi bulabilirsiniz. Şahsi favorim tabi ki çilekli dondurma, i-na-nıl-maz.

Otelde partaaay vardır diyerek hostelimiz The Yellow'a döndük. Bu noktada size bu hostel ile ilgili söyleyeceklerim var. Hostelworld.com'da araştırırken buranın tam bir parti ve eğlence hosteli olduğunu, sakin bir gece geçirip bol bol uyumak isteyenlerin gitmemesi gerektiğini öğrendim. Ama tabi kimse uykumuzu almanın neden bu kadar zor olacağına dair bir açıklama yapmamıştı, Bir kere, eğer yurtdışına çıkma amaçlarınız arasında değişik milletlerden "kız kaldırma" var ise kesinlikle bu hosteli tavsiye etmekteyim! Zira, istisnasız bütün erkekler bütün kızlara sırayla yürüdü, ki buna benim kız arkadaşım da dahildi!! Dahası odanıza girerken iki saat önce muhabbet ettiğiniz oda arkadaşlarınızın birbirleriyle ve/ veya başkalarıyla seviştiğini görmeniz çok muhtemel.

2. Gün:


Şüphesizdir ki Roma'ya gidip bir gününü Vatikan'a ayırmayanlar taşa dönmektedir.

Benim Vatikan deyince aklıma 2012 isimli felaket filminde San Pietro Bazilikasının yıkıldığı ve koskoca kubbenin futbol topu gibi yuvarlandığı sahne geliyor nedense.

Neysee, Katolik mezhebinin merkezi olan Vatikan'a gitmek için günün erken saatinde yola revan olmak gerekir, zira ciddi bir kalabalık ve yığılma söz konusu olabiliyor.

Vatikan; San Pietro Bazilikası, Vatikan müzesi ve Sistine Chapel olmak üzere bölümlere ayrılıyor. Kilise kısmını gezmek ücretsiz, diğerlerinin de ayrı ayrı ücretleri var. Öğrenciyseniz öğrenci indirimine tabi tutuluyorsunuz. Hosteldeki saftirik çalışanlar bize öğrenci olsak bile ISIC yani International Student Card sahibi olmadan indirim uygulanmayacağını söylediler, ancak araştırıp öğrendik ki öyle bir dünya yok. Daha önce gitmiş olan bir iki arkadaşımızın dediğine göre kapıda öğrenci olduğunuzu söyleyip herhangi bir öğrenci kimliği gösterdiğimizde de pek tabi indirim uygulanıyormuş. Tabi bu dediklerim müze ve Sistine Chapel için geçerli.

Gerçekten indirim uygulanıyor mu uygulanamıyor mu asla öğrenemedik, çünkü inanmazsınız ama müzeye girmeye vaktimiz olmadı.

İlk olarak Michelangelo eseri olan "The Dome" yani kubbenin tepesine çıktık. Bunu kesinlikle tavsiye ediyorum çünkü hem kubbenin tepesinde inanılmaz bir Vatikan Panoramasıyla karşılaşıldığı gibi kubbenin yan yüzlerine yakın olan ve yer yer daralıp hatırı sayılır bir eğim kazanan merdivenli koridorlarda nefes nefese yürümek size kendinizi Survivor'da ya da bir macera/korku filminde hissettirebilir.

Tepeye çıktığınızda ise tüm ihtişamıyla Roma sizin hizmetkarınız, kölenizdir adeta.

The Dome tepesine çıkmanın ücreti merdivenle 5 euro, asansörle 7; ama asansör de bir yere kadar çıkıyor, yapcak bişey yok.



Gelelim Bazilika'nın kendisine. Giriş ücretsiz. Bu arada buraya gelmeden önce kesinlikle bir kitapçıdan küçük de olsa bir Vatikan kitapçığı almanızı öneriyorum.

İçerisinin ne kadar görkemli olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O zaman söylemeyeyim de göstereyim: Ve işte Vatikan'a genel bakış ve dikkat çeken detaylar.




Aşağıdaki resimde görmekte olduğunuz, Michelangelo'nun 24 yaşındayken tamamladığı Pieta heykeli. Öne çıkan eserlerden biri bu. Meryem Ana ve kucağında İsa Peygamber'i tutması olarak özetlenebilir. İnternette okuduğum bilgilere göre daha önce saldırıya uğradığı için camın arkasında muhafaza edilmekteymiş. (Bu İtalya'daki heykeller de ne çekti be!)


Instagram'da oynandığı için bulanıklaştı, mazur görün :((
Ortadaki bronz anıt Bernini's Baldacchino yani Bernini'nin barok altar tepeliği. Kilise'ye de adını veren, İsa'nın 12 havaresinden biri olan San Pietro'nun (Azis Petrus) anıt mezarının üzerine heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini tarafından inşa edilmiş. (Aşağıdaki Resim). Dikey olarak tam da kubbenin hizasına inşa edilmiş


Aşağıdaki fotoğraf ve bunun gibi niceleri ölen papaların temsili mumyaları diyebiliriz. (Gerçek mezarları katedralin alt katında yer alıyor)


Sırada yine bronzdan yapılma "St Peter Enthroned" isimli heykel var. Bu da tahmin edebileceğiniz üzere San Pietro'nun (St. Peter) tahta çıkışını ve elinde cennetin anahtarlarını taşımasını sembolize ediyor. Buradan fark edilmese de heykelin bir ayağı hakikatten gelen ziyaretçilerin öpmesi sonucu zamanla aşınmıştı (Vay be!!)


Daha bahsedilecek çok şey var katedralin içiyle ilgili; onlarca resim, heykel, duvarlarda ve tavanlarda motifler. Her metrekarenin simgelediği bir şey var. İşte tam da bu yüzden buraya gelirken elinizde kitapçık olsun ki gördüğünüz şeylerin ne olduğunu anlamadan geçip gitmeyin.

Dedikten sonra alt kata iniyoruz, Burada papaların anıt mezarları yer alıyor. Burada hiç bir şekilde fotoğraf çekmenize izin vermiyorlar.

Dedim ya, katedralin kendisi başlı başına o kadar genişti ki, katedralden çıktığımızda saat dört olmuştu. Haliyle Sistine Chapel ve Vatikan Müzesi'ni gezmeye vaktimiz kalmamıştı. Lakin o kadar yorulmuştuk ki katedrali gezerken, bunun artık bir önemi kalmamıştı.

Buradan anlaşılıyor ki Vatikan'a gitmek için gerçekten çok erken kalkmak lazım, sabah 7-8 civarı.

Henüz vakit varken gidebileceğimiz, gitmeyi de zaten planladığımız yer, Vatikan'ın iki sokak aşağısındaki Castel Sant'Angelo idi.


Normalde Roma İmparatoru Adriyen tarafından kendisi ve ailesi için anıt mezar olarak yaptırılmış bu ihtişamlı kale. İzlememiş olsam da bu kalenin ziyaretçiler tarafından rağbet görmesinin en önemli nedeni Dan Brown'ın "Melekler ve Şeytanlar" kitabı ve film uyarlamasıdır.

Daha sonraları ise Papa Nicolas III tarafından St. Peter's Bazilikası'na Passetto di Borgo adı verilen bir koridor ile bağlanıp sığınak olarak da kullanılması söz konusu oluyor. 




Daha bitmedi, burası daha sonraları hapishane olarak da kullanılıyor, Giordano Burano gibi bazı ünlü filozof ve sanatçılar burada mahkum olarak tutulmuş.

Bu yapının zaman içinde bu kadar el değiştirmiş olması ve bu kadar çok amaçlı olarak kullanılması kalenin atmosferine ve içeride gezilecek yerlerin çeşitliliğine çok yansımış, Aynı anda pek çok farklı yer gezmiş gibi hissediyorsunuz. Gerçekte de öyle zaten. Karanlık ve dar zindan koridorlarında dolaşırken birden bir avluya çıkıyorsunuz sonra bir de bakmışsınız savaş malzemelerinin sergilendiği aydınlık bir odadasınız.

Şimdi, yeri gelmişken burası ile ilgili olarak size ufak bir tüyo vermek istiyorum. Normalde yetişkinlere 8, öğrencilere de 6 euro. Ancak genelde Roma'da öğrenci indirimi olduğunu gördüğünüz hemen her yerde bu indirim sadece Avrupa Birliği üyesi bir ülkenin vatandaşıysanız geçerli oluyor.

Girişte bize durumu izah eden amca benim isyankar bir şekilde "Ah ulan gene mi discrimination" diye hayıflanmam üzerine insafa gelip "Tamam lan tamam hadi gene iyisiniz" edasıyla bizden de 6 euro aldı. Siz de bu gibi yerlerde eğer öğrenci indirimi size uygulanmıyorsa biraz söylenip şansınızı deneyebilirsiniz.

Yorgunluk ve açlık o kadar ağır bastı ki, bloglardan okuyup da "Yemeği de şurada yeriz" dediğimiz restorana (adını hatırlamıyorum) çok uzak olduğumuz gerekçesiyle gitmeyip gözümüze fiyat ve çeşitlilik olarak cazip gelecek en yakın restorana kendimizi atmaya karar verdik.

Cevap veriyorum, öyle bir restoran yok! Pizzaları gerçekten bir acayip bunların yahu, demiştim zaten önceden. Neden hep üç çeşit var maksimum?

Restoranlara baka baka bir anda kendimizi Piazza Navona'da bulduk. Buraya iyi ki yolumuz düşmüş diyorum, çünkü samimi olarak kendimi gerçekten Roma'da gibi hissettiğim iki yerden birisi burasıydı. Diğeri de Panteon'un önündeki meydan.

Piazza Navona
İmparatorluk döneminde stadyum halinde olan ve oyunların izlendiği bu meydan bugün de Roma'nın en işlek noktalarının başında gelmekte olup pek çok organizasyon ve etkinliğe ev sahipliği yapmış.

Barok zehirlenmesi yaşayacağınız bu meydanda (Barok'u da blog yaza yaza öğrendim çaktırmayın) en çok dikkat çeken iki şeyden biri Fountain of Four Rivers, yani Dört Nehir Çeşmesi.

Fountain of Four Rivers
Bu çeşme, Papa otoritesinin dünya üzerinde yayıldığı dört büyük anakaradan geçen dört büyük nehri simgeliyor. Bunlar Nil (Afrika), Tuna Nehri (Avrupa), Ganj Nehri (Asya) ve Rio de la Plata (Amerika).

Çeşmenin arkasında ise Sant'Agnese Kilisesi'ni görüyorsunuz. Ne yazık ki buraya girecek vaktimiz olmadı.

Ama meydan gerçekten cıvıl cıvıldı, açlığımıza rağmen bir süre burada vakit geçirdik. Öte yandan burada restoranlarda fiyatlar şehre olan aşkınızla aynı oranda artıyor.

Yolumuza devam edip alelade bir restoranda pizza yedik. Kötünün iyisiydi. "Bugün de doyduk çok şükür" dedirtti.

Akşam yine hostelin kendi barında takıldık, İdil'i Avusturalyalı zanneden bir grup gencin masasına dahil olduk, önceki geceye nazaran daha eğlenceliydi, üstelik oda arkadaşlarımızın da sevişecek takati kalmamıştı.

3. Gün

Bugün için akşam 10'a kadar Roma'daydık. Daha gezilecek çok yer vardı. Hostel'den check-out yapıp çantalarımızı luggage room dedikleri yere bırakıp yeniden yollara düştük. İlk başta Colosseum'u, sonrasında ise Roma Forumu ve Palentine Tepelerini ve en son da Panteon'u gezecektik.

Bu saydıklarımın ilk üçü için 12 euroya kombine bilet almanızı tavsiye ediyorum, fark edilir derecede ucuza geliyor gezmeniz.

Lafı uzatmadan Kolezyum'dan başlayalım.

Bu sefer de Gladyatör Filmi'ni izleyenlerin çok aşina olduğu (Ulan şu filmlerden birini de izlemiş olsaydım da gittiğimde daha yüksek bir levelda etkilenseydim ya bu yerlerden!) Kolezyum, benim de Roma deyince ilk aklıma gelen yapılardan. Zaten 2007 yılında da Dünyanın 7 Harikası'ndan biri seçilmiş, daha ne olsun!



Burası Dominitian Hükümdarlığı döneminde türlü eğlencelerin ve gladyatör dövüşlerinin yapıldığı yer. Yıllarca deprem ve benzeri pek çok olaydan dolayı hasar görmüş olsa da günümüze kadar yapısını korumayı başarmış.

İçerisi dışarıyı aratmayacak bir görkeme sahip.

İçerisi dört farklı leveldan oluşuyor, zaten tura başladığınızda haritalar sizi hangi kattan başlamanız gerektiği konusunda yönlendiriyor. Böylece bir zamanlar arenanın tribünleri, oturma yerleri olan harabeler arasında dolaşıyorsunuz.


Resimlerde de görülen arena kısmı ve en aşağıdaki underground bölüme ne yazık ki sadece rehberli bir tura dahilseniz girebiliyorsunuz. Burası Gladyatörlerin ve Aslanların hazırlandığı bölmelerden oluşuyor(du).

Bunun dışında giriş katında Bernini vb sanatçıların heykelleri de sergileniyor, göz atmayı ihmal etmeyin. 

Burası en az bir saati hak eden bir yer.

Buradan çıktıktan sonra Kolezyum'un karşısındaki Roma Forumu'na yöneliyoruz.


Burası için Antik Roma'nın Taksim'i, Nişantaşı'sı desek yeridir. Hem ticaret, ibadet gibi ciddi faaliyetler hem de halkın sosyalleştiği etkinlikler burada yapılıyormuş.

Roma Forumu bünyesinde onlarca tapınak barındırıyor: Sezar Tapınağı, Venüs Tapınağı, Satürn Tapınağı gibi yapıların yanında, politikacıların Roma Halkına konuşma yaptığı Rostra isimli kürsü, Hostilia Mahkemesi, Septimius Severus Kemeri başlıca yapıtlardan.

Burası büyüleyici olmasına büyüleyici, ancak kendimizi çölde yürüyormuşuz gibi hissetmeye başladık bir yerden sonra. Yaz aylarında gidiyorsanız başınıza güneş geçme ihtimali çok ama çok yüksek, normal bir yaz sıcağından bahsetmiyorum. Önleminizi alın da gezmeye gelin buraları, zira forum öyle yarım saatte gezip geçebileceğiniz bir yer değil. Tanrılar affetmez ona göre!


Resimde uzaktan gördüğünüz Palatino Tepesi, Roma'nın tarihi kalıntılar açısından en zengin bölgesiymiş, eh şimdi şu ana kadar gördüklerimiz fakirse biz ölelim değil mi?

Burası eski zamanlarda zengin kesimden insanlara ev sahipliği de yapmış olan, Roma Forumu'nun ve daha pek çok yerin gözlemlenebileceği bir yer (gözlemleyemediler). Beynimiz ızgara olmuş olacak ki yanlışlıkla forumun çıkış kapısından çıkınca buradan da çıkmış sayıldık. Yani bir daha giriş için para ödememiz gerekecekti çünkü kombine bilette her yere tek giriş hakkı tanınıyor. Tabi içeri girebilmek için illegal yollarla bazı şaklabanlıklar yaptık oraya hiç girmiyorum.

Ama zaten o kadar yorulmuştuk ki "Başlarım tepesine de dağına da" diyerek olay yerinden uzaklaştık.

Son durağımız, Piazza Novana'ya çok yakın olan Pantheon.

1. Günün Gecesinden Pantheon
Adının anlamıyla örtüşecek biçimde Tanrıların Tapınağı olarak kullanılmaktaymış. Daha sonra da Hristiyan Kilise'sine çevrilmiş haliyle. Ama her türlü Roma'nın en iyi korunmuş eserlerinden biri olduğu tartışma götürmüyor.


Özellikle kubbesi (evet, kubbesi var!) bazı ilginç bilgileri barındırıyor. 43 metre çapındaki kubbesinin tepesinde koccaman bir delik olmasına rağmen yağmur yağdığında içeri aslı su girmeyecek, girse de yerlerde ıslaklık olmayacak şekilde tasarlanmış. Bunda kubbenin oldukça ağır bir betondan yapılmış olması da büyük rol oynuyor olabilirmiş (Ne bileyim kimyacı mıyım ben... aaa evet). Ayrıca, tepedeki delikten dolayı kubbenin güneş saati olarak da kullanıldığı söyleniyor.

İçeride ise Raphaello gibi bazı ressamların anıt mezarları yer alıyor.

Burayı gezmek de yarım saat sürdü.

Güneş yavaş yavaş batarken bugün ilk defa nerede yemek yiyeceğimizi biliyorduk: İlk gün tesadüfen sokakta tanıştığımız orta yaşlı bir Türk çift, bize Royal Art Restaurant adında bir yer önerdi. Açıkçası işletenin bir Türk olması da bizi buraya çeken en önemli şeydi. İtalya'da İtalyan usulü pizzadan bize hayır gelmeyeceğini anlamıştık zira.

Burada fiyatlar nispeten daha pahalıydı. Bir orta boy pizza yanlış hatırlamıyorsam 13-15 euroydu. Bu arada onların ortası bizim büyüğümüz, bu bir avantaj. Pizzalar da nispeten daha çeşitli ve lezzetliydi. Allahım nihayet mekan tavsiye edebiliyorum!

Artık trenimize yaklaşık iki saat kalmışken ve hostelimize dönüş yolunda iken Roma bize son şakasını yaptı. Sabah başımıza güneş geçtiği için gezdiğimizden bir şey anlayamadığımız Roma'da ne olduğunu anlamadan Doomsday kıvamında bir sağanağın ortasında kaldık.

Otel yürüyerek dönemeyeceğimiz kadar uzaktı, aslında normal şartlarda yavaş yavaş yürüyerek dönebilirdik. Tabi otelin yerini haritaya baka baka bulduğum için yağmurun daha iki dakika geçmeden elimdeki haritayı eritmesi (!) biraz üzücü oldu.

Mecburen bir yere sığındık, uzun lafın kısası otele metro kullanarak dönmeyi başardık. Ama şunu söylemeliyim ki gözlemlediğim kadarıyla altyapısı FEVKALADENİN FEVKİNDE KÖTÜ BU ŞEHRİN. On dakikalık sağanak yağışta her yer su birikintisi oldu ve dizlerimize kadar suya battık. Ayakkabılarımız tamamen sırılsıklam olmuştu.

Bu kötü şakadan sonra artık Termini'deydik. Bir sonraki durağımız Venedik'ti. Önümüzde gerçekten de çok güzel bir korku filmi senaryosu olabilecek bir gece yolculuğu vardı. (Devamı Venedik yazımda olacak).

Roma bana biraz overrated geldi arkadaşlar, ne yalan söyleyeyim. İki buçuk günümüzün her saniyesi doya doya geçti ki geçmeliydi zaten çünkü gerçekten özellikle sanata ve tarihe ilgisi olan insanların görmesi gereken sayısız şey var. Bu bizi bir koşuşturmacaya gark ettiğinden dolayı şehrin atmosferinden etkilenecek, bir köşesinde oturup etrafı seyredip hayran kalabileceğim bir vakit boşluğu olmadı. Bunun üzerine en başta da dediğim gibi adım başı tadilat da hesaba katılınca, Roma'ya çok gerekmedikçe ikinci kez gitmem diyebiliyorum. Bir Floransa değil çünkü.

Ne olur beni taşlamayın Roma severler.

Ya bu arada son bir şey, Roma'da bu havada duran amcalardan pek çok yerde vardı. Bunların olayını çözen var mı?






0 yorum:

Yorum Gönder

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Google+ Followers

Google+ Badge