10 Eylül 2014 Çarşamba

VENEDIK


İLK İZLENİMLER

Roma'dan Venedik'e giderken bindiğimiz gece treninde hayatımızın en zor gecesini yaşadık. Kaldığımız bölmedeki diğer tipler son derece tekinsiz ve agresifti. Çantalarımızı ve değerli eşyalarımızı içimize adeta sokarak ve nöbetleşe uyuma taktiğini uygulayarak-her ne kadar başaramasak da- sabahı ettik bir şekilde.



En sonunda trenden indiğimizde "Herifler bizi öldürdü de cennete mi geldik?" dedirten bir Venedik...


Ama biliyor musunuz, biz büyük bir hata yapmışız meğer ve Venedik'te o gece kalmayıp direk uçakla Brüksel'e geçmeye karar vermişiz. Eğer şimdiki aklım olsaydı mutlaka bir gece kalırdım orada. Gezecek yerlere vakit yetmeme olayı değil, mesele şehrin havasına adam gibi girebilmek yeğen.

Venedik bambaşka bir dünya, sanki ana karadan uzaklaştıkça insan gerçek dünyadan da uzaklaşıyor.

TÜYOLAR


  • Venedik deyince akan sular durmuyor! O Grand Canal Turu illa yapılacak! Ama gondollu turlar gerçekten pahalı, tur başına 80 eurodan başlıyor (kişi başı demiyorum dikkat edin, ama normale yakın bir ücret vermek isteseniz bile toplamda 6 kişiden fazla binilmiyor gondola. Bunun yerine vaporetto denilen küçük vapurcuklara binerek de aynı turu yapıyorsunuz, bir tek gondolunuz ve mandolin çalan adamınız yok. Vaporetto'larda tek yönlü olarak Santa Lucia tren istasyonunun önünden San Marco meydanına kadar tek yön 7 euro, tasarruf etmek isterseniz duyurulur ;)
  • Sakın ama SAKIN İtalya'nın özellikle de Roma ve çevresinin kavurucu sıcağına aldanmayın. Bizim feleğimiz şaştı ya, ben geçen kış İstanbul'da böyle üşümedim lan! Özellikle günün ilk saatlerinde hava SOĞUK arkadaşlar, mutlaka kalın bir şeyler olmak zorunda yanınızda.
  • Müzeler biraz pahalı ama aşırı pahalı da diyemem, en azından Venice Pass tarzı bir kartla süreniz varsa kolayca pek çok yeri gezebilirsiniz. Ama bizim gibi tek günü olanlar için biraz sıkıntı.
  • Eğer nerede yemek yemeniz gerektiğini bilirseniz yemek de diğer İtalyan şehirlerinden daha pahalı değil. Yemek için önerilerim olacak ilerleyen satırlarda.
  • Gezerken eşyalarınızı bırakmak istiyorsunuz ama gece kalmayacaksınız. Çantalarınızı bırakabileceğiniz bir otel önereyim: Hotel Adua. Facebook'ta Interrail Türkiye sayfasında çok adını duymuştum. Hakikatten durumumuzu izah edip eşyalarımızı gönül rahatlığıyla buraya bıraktık. İşleten kadın aşırı sevecen biri zaten. St. Lucia istasyonundan çıkıp sola dönün ve Rio Tera Lista di Spagna caddesi üzerinde beş dakika kadar yürüdükten sonra sağınızda göreceksiniz. Bir şey değil ;) Boşuna garda locker parası vermeyin.
  • Last but not least, burada en az bir gece kalın!
NERELERİ GEZDİK?

Grand Canal:

Akşam Treviso Havaalanı'na bizi götürecek olan shuttle'ın biletlerini aldıktan hemen sonra vaporetto için de 7 euroluk biletlerimizi aldık. Birkaç dk sonra Grand Canal üstünde süzülüyorduk.

O kadar büyülendim ki izleyip tadını mı çıkarsam yoksa foto çekip ölümsüzleştirsem mi bilemedim. Sonunda ikisini de eşit miktarda yapmaya çalıştım.


Su yeşile yakın ve oldukça bulanık, ama bu sizi rahatsız etmiyor. Aksine binaların rengiyle iyi bir kontrast oluşturuyor ve bence şehre karakteristik bir hava kazandırıyor.

Kanalın kenarında sıralanmış bu evlerin çoğu 13-18. yüzyıl arasına ait olup, dönemin asilzadelerinin zenginliklerini gösterme araçları olarak nitelenebilir.


Bu gördüğünüz köprü kanal üzerindeki dört köprü içinden en eskisi olan Rialto Köprüsü. 1200lü yıllarda bu köprünün yerine tahtadan yapılma bir versiyonu varmış, zırt pırt çöküp duruyormuş. Taş köprü yapılması ancak 1500 lü yıllardan sonra akıl edilmiş. Uzun yıllar da Grand Canal'ın iki yakasını birleştiren tek köprü bu olmuş.
Santa Maria Della Salute Kilisesi

Bu güzel kanal turundan sonra Vaporetto'dan San Marco durağında iniyoruz.

San Marco Meydanı ve Çevresi:

San Marco meydanı hayatımda gördüğüm en özgün ve canlı meydan.

San Marco Meydanı

Yapmak istediklerimiz arasında sol arkada gördüğünüz upuzuuun St Mark Çan Kulesi'nin tepesine çıkmak var. Burada yarım saatten biraz fazla süren bir kuyruğa giriyoruz.
Venedik'te kuyrukta beklerken rastladığımız maskeli kadın
98.6 metre uzunluğundaki bu muhteşem çan kulesi tarih boyunca birkaç kez çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor ve 1902 yılında tamamen çöküyor. 1912 yılında ise yeniden inşası tamamlanmış oluyor.

Kulenin tepesine çıkış merdivenle 8 euro. Verdiğiniz paraya da sonuna kadar değiyor. Hadi biraz ucundan göstereyim de parmağınızı ısırın:





Bir sonraki durağımız yukarıdaki fotoğraftan da görülen San Marco Bazilikası.

Bizans Mimarisini yansıtan bu katedral İncil'in dört yazarından biri olan San Marco'nun korumak amacıyla inşa edilmiş olup altın süslemeleri nedeniyle "altın kilise" ünvanına sahip olmuştur.

İçerisinde altın heykelcikler, cam işlemeler yer almakta. Zaten kilisenin içerisi başlı başına bir işleme! Bu arada girişte sağda kalan bölümde Osmanlı figürlerinin yer aldığını da söylemeden geçmemek lazım. Bir de içerideki müze bölümünde Mahşerin Dört Atlısı'nın orjinal bronz versiyonları da sergilenmekte. Giriş ücretsiz (yay!), unutmadan: Sırt çantanızı girişte emanet kısmına bırakmak durumundasınız.



Bu arada kuyrukta beklerken bir şey dikkatimi çekmeye başladı, meydanın çeşitli bölgelerinde yerlerde su birikintileri oluşmuştu ve giderek büyüyorlardı. İdil'e "Düşünsene kiliseye girip bir çıkıyoruz meydanı su basmış!" dedim (MEYDANI SU BASTI). Oraya geleceğim elbet.

Bugüne kadar içerisinden en çok etkilendiği katedral bu olabilir. Vatikan'dakiyle yarışır hatta.

Sıradışı Bir Doğa Olayı:

Şimdi size dışarı çıkınca bizi bekleyen manzarayı gösteriyorum:

Ağzımız açık bir şekilde panikleyerek hala kuru görünen bir iki yolu takip edip bir çıkış bulmaya çalıştık, ancak hepsi çıkmaz sokaktı, şaka gibi!

En sonunda da zaten yapcak bişey yok diyerek ayakkabılarımızı çıkardık ve ayaklarımızı suya soktuk. Ne çekti o ayakkabılar iki gündür zaten!

Yer yer diz seviyesine yükselen suyun içinde insanlar coşku ve sevinçle koşturuyor, çığlık atıyor ve fotoğraf çektiriyordu. Hani böyle gerçekten "Imagine" şarkısının kafamın arka fonunda çaldığını hissettim. Belki de hayatımın en güzel on anından biri olabilir bu!

Nasıl Fotojenik bir çiftiz
Ama merak da ettim bir taraftan. Bu su yükselmesi olayı normal miydi, bir doğal fenomen miydi (hani Antalya'daki Yanartaş gibi). Yemin ederim bir an için bunun turistleri eğlendirmek için şov amaçlı hazırlanmış yapay bir şey olduğunu bile düşündüm. (Gelsin cahil temalı İlber Ortaylı kepsleri!!)

Olay çok basit aslında, deniz seviyesinin aşırı yükselmesinden ibaret her şey. Gelgitin şiddetine, hava koşullarına (Yağış, fırtına) bu su baskını çok daha ciddi bir hal alıyormuş. Zaten sonradan Google'dan konu ile ilgili arattığım görseller beni şoke etti. Su baskınlarına önlem olarak evlerin ve dükkanların önünde mermer setler kurulmuş durumda.

Yine de buna denk gelmek bence çok enteresan bir deneyimdi.

Abartının bokunu çıkarmadan gezimize devam edelim: Gotik Mimarisinin izlerini taşıyan Palazzo Ducale yani Dükler Sarayı'na girmeye niyetleniyoruz ancak giriş ücretli ve 17 euro (tabi o kapsamda başka birkaç müze daha var). Çıkış kapısından girebilir miyiz acaba diyoruz ancak o da bir işe yaramıyor. 

Santa Maria Della Salute Kilisesi

Venedik'te şu kısıtlı zamanımızda gittiğimiz en son yer de Santa Maria Della Salute Kilisesi'ydi.

Salute kelimesi sağlık anlamına geldiği için buraya "salute/sağlık kilisesi" de deniyor.

Burası Venedik halkının yüzde otuzunun öldüğü 17. yüzyılda Meryem Ana'ya ithafen yapılmış, Bu dönemde salgından kurtulmak için hükümet devamlı kilise inşa ediyormuş zaten. Bu sayede halk Tanrıya sığınabiliyormuş. 

Kilisenin dizaynı için yarışmalar düzenlendiğini de ekleyeyim. Görünüşe göre hak eden kazanmış.

İçerisi çok geniş sayılmasa da Tiziano adlı İtalyan ressamın çalışmalarına ev sahipliği yapıyor. Bu arada giriş de ücretsiz.



Uçağımıza yetişmek zorunda olduğumuz için buradan zamansız ayrılıyoruz.

Eşyalarımızı bıraktığımız otele dönerken kaybolayazdık, ama allahtan şehrin dört bir yanına önemli yerleri gösteren tabelalar koymuşlar. İstesek de kaybolamıyoruz. Ha insan onca güzelliğin için mecazi olarak kayboluyor, o ayrı.

NEREDE NE YEDİK:
Öğle yemeğimizi şehrin güney batısında kalan Santa Margherita Meydanı'nda bir pizzacıda yiyoruz. Venedik'te turistik bölgelerde restoranların aldığımız nefes için bile para isteyen kazıkçı mekanlar olduğunun bilincindeydik. Ancak bir arkadaşım bana bu bölgede normal bir fiyata karnımı doyurabileceğim bilgisini vermişti. Nitekim öyle oldu. Bu bölge o kadar da turistik sayılmadığı için genelde fiyatlar normaldi, zaten çoğu yer Arap ya da o tarz bir şey kökenliydi. Pizza olarak da İtalya sınırları içinde yediğim en güzel pizzayı bu restoranlardan birinde yedim (Adını asla hatırlayamam ama fiyat ve görünüm olarak buradaki bütün restoranlar birbirinin aynıydı).

SONUÇ:

Venedik bende çok eksik kaldı, 10 saat gezmek yetmedi. Hayatımın bir noktasında buraya mutlaka gelmeyi planlıyorum tekrardan. Hatta mümkünse Venedik Karnavalı'na, San Marco festivaline falan denk getirmek lazım. İşte o zaman tadından yenmez bence.

Bir sonraki yazımda aynı günün akşamı Brüksel'de başımıza gelenleri ve ertesi günkü Brugge maceralarımızı anlatacağım. Kendinize iyi bakın.




0 yorum:

Yorum Gönder

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Google+ Followers

Google+ Badge