6 Eylül 2014 Cumartesi

FLORANSA

Müze gezmeyi pek sevmediğimden, Rönesans dönemine falan da normalde pek ilgi duymadığımdan Floransa'da bir hayli sıkılacağımı tahmin etmiştim. Fakat burada geçirdiğim iki buçuk günden sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki burası İtalya'nın açık ara en güzel şehri.


Bünyesinde bulunan onlarca müze ve sergiyi gezmekle yetmez; her bir sokağına girmeniz, insanlarının arasına karışmanız, görkemli şehir hayatının hızlı ve eğlenceli akışına kendinizi bırakmanız lazım! Burası her şeyiyle karakteristik bir İtalya şehri.


Floransa'yı iki buçuk günde gezdiğimiz için gün gün yazmayı tercih ediyorum dostlar.

İlk Gün: 06.09.2014

İlk gün öğleden sonra varıyoruz Floransa'ya. Saat 5 buçuk olduğu için müze/sergi gezme gibi bir opsiyonumuz yok.

Santa Maria Novella İstasyon'u şehrin tam ortasında. İstasyondan çıkar çıkmaz bizi kahverengi ve sarının değişik tonlarında yapılar çevreliyor. Uzaktan meşhur Duomo Katedrali'nin kubbesinin tepesi görününce heyecanlanıyoruz. Derhal hostelimize doğru yol alıyoruz.

Hostelin bulunduğu Via Faenza dar ama oldukça hareketli bir sokak. Burada birbirinden ilginç trafik levhası tarzı şeyler görüyoruz.

Cadde ve sokaklarda bu tarz levhalara rastlayabilirsiniz.
Hostelden çıkar çıkmaz ilerleyen günlerde gezmeyi planladığımız yerlere dışarıdan göz atıyoruz. Gördüğümüz yerler arasında Duomo Katedrali- ki gerçekten gördüğüm en göz kamaştırıcı yapılardan-, Basilica of San Lorenzo, Basilica of Santa Croce ve en son Palazzo Vecchio bulunuyor.

Bunları zaten sonradan detaylı gezdiğimiz için şu an henüz bahsetmiyorum, Ancak Palazzo Vecchio, yani belediye sarayının bulunduğu Pizza della Signoria'dan bahsetmemek haksızlık olacaktır.

Floransa'nın gündüzü güzel, gecesi ise bir başka güzel. Adeta bir açık hava müzesi olan bu meydan da bunun kanıtı. Kelimelerin yetmediği bu noktada sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum:






Heykellerin dizilişi, asil duruşları ışıklandırmayla birleşince ortaya öyle göz kamaştırıcı bir portre çıkıyor ki, büyülenmiş bir şekilde fotoğraf çekerken şehir haritası vb elinizde taşıdığınız şeyleri yere düşürüp varlıklarını unutarak öylece gidebiliyorsunuz (bkz. kız arkadaşım)


Soldaki heykel, Michelangelo'nun ünlü Davut Heykeli. Ancak bu, heykelin orijinali değil. Evet, heykel 1504 yılında Palazzo Vecchio'nun önüne dikilmiş, fakat sonradan zarar görmesin diye 1910 yılında Galleria dell'Accademia'ya taşınmış ve yerine bir kopyası yerleştirilmiş.

Alakasız ama ilginç bir bilgiyi de paylaşmadan geçemeyeceğim. İronik bir şekilde zarar görmesin diye meydandan Galleria dell'Accademia'ya taşınan heykel, 1991 yılında bir saldırıya maruz kalmış. Orta yaşlı adamın biri işsizlikten aklını sıyırmış olacak ki gizlice içeri soktuğu bir çekiçle heykelin sol ayak parmaklarından birini kırmış. Polis gelene kadar adamı zor zaptetmişler. Buyrun bu da haberi:

http://www.nytimes.com/1991/09/15/world/michelangelo-s-david-is-damaged.html

Otele dönmek üzere yola koyulduk, ancak gece henüz bitmemişti. Dedim ya burada gece sokağa çıkmak ve sokak eğlencelerine dahil olmak farzdır. Alın işte biri.


Buradan net görünmese de, ortadaki siyahlı çocuğun hizasında arkası dönük Charlie Chaplin şapkalı bir amca var ya, heh işte o amca Charlie Chaplin kostümü, makyajı ve esprileriyle stand up yapıyordu. Birbirinden alakasız üç tipi ortaya çıkartıp çeşitli şaklabanlıklar yaptı. Her gösteri bitiminde para toplamayı ihmal etmediği için biz civardaki bir dükkana giriyormuş gibi yaptık her seferinde. Bir ara adamın biri kaba bir tonla İtalyanca bir şeyler söyleyip gitti, ne dediğini öğrenmek için on kişiye sorduk ama bir türlü öğrenemedik. Tahminimiz küfrettiği yönünde.

Eğlencenin yapıldığı sokağın ilerisinde atlı karınca bilem vardı. Allahım burası bildiğin sirk!

Bu güzel şenliği de geride bırakıp hostelimize döndük. Ertesi gün gezilecek tonla yer var.

2. Gün:

Güne harika bir haberle uyandık. Hani, böyle bir zamanlama mükemmelliği ve böyle bir şans olamaz! Neden mi?

Okurlarım, günlerden Pazar idi ve ayın 6'sıydı. Resepsiyondan aldığımız bilgiye göre Eylül ayının ilk pazarı kutsal bir gün olduğu içün, PEK ÇOK MÜZE BEDAVAYDI!

Bunu duyar duymaz atom karınca misali kendimizi dışarı attık. Otelimize en yakın olan yer Basilica di San Lorenzo'ydu.

Burası Medicii ailesinin bazı önemli üyelerinin mezarını bünyesinde barındırmakta olup Floransa'nın en eski kilisesi olarak bilinmekteymiş. Medici ailesinin gücünü simgeleyen Medici Şapeli de burada yer alıyor.

İçeri girdik ve harbiden giriş bedavaydı, kesin bilgi, RT.

İçerisi o dönemlerden kalma bilumum eşya, sanat eseri ve heykelcikle doluydu.

Bu ve bunun gibi kiliselerde dikkat etmeniz gereken en önemli şey fotoğraf çekerken flaşın kapalı duruma getirilmesi.

Bu fotoğraf Wiki'den arkadaşlar, kameramda bulamadım :((
Vakit kaybetmeden bir sonraki durağımız olan Piazza del Duomo'daki meşhur katedrale yol aldık. Ancak açılış saati öğlen birden sonra olduğu için giremedik. Boş da durmamak adına bu sefer St Croce kilisesine gittik.
St. Croce Kilisesi

Burası  MichelangeloGalileoMachiavelli ve daha pek çok kişinin mezarını barındırmaktadır. İçeride ayin yapılmakta olduğu için pek fazla yerini dolaşamadık, çünkü belli bir yerden sonra geçiş yasaktı ayin bitene kadar, ki buna da daha çok vardı.

Bu da mı ofsayt diyerek sonraki durağımız olan Galleria degli Uffizi'ye doğru yola çıktık. İki katlı U şeklindeki müzede Medici ailesinin sanat koleksiyonu sergilenmekteymiş. Michelangelo, Raffaelo, Caravaggio, Goya, Botticelli gibi sanatçıların çalışmaları bu koleksiyonda yer almaktaymış, özellikle Michelangelo'nun "The Birth of Venus" eseri büyük ilgi görmekteymiş. (mişler muşlar)

Bedava biletlerimizi aldık almasına ama bedavayı duyup ipini koparan buraya gelip kuyruğa gelmişti. Öyle çok abartı beklemedik (müze kuyruklarında yarım saat, bir saat falan artık abartı bekleme sayılmıyor ne yazık ki). Güneşin alnında beklerken kendinizi "Mok mu var içeride lan?" derken bulabilirsiniz.

Uffizi'nin ana koridoru

Benim gibi müze "meraksızı" (Türkçe öldü) iseniz "bu ne şimdi" diyebilirsiniz, ama sıkılmayacağınızın garantisini verebilirim. Heykeller ve altlarındaki açıklamalar yer yer ilgimi çekti. Bunun yanında odalardaki duvar resimlerinin tavan süslemelerinin fotoğrafını çekmek bile başlı başına vakit geçmesini sağlıyor.

Iphone kamerasının panorama özelliği ile de iyi eğlendim.
Bu arada içeriden Arno nehri ve üzerindeki sayısız köprü de tüm ihtişamıyla gözükmekte. Karşıya geçmek için sabırsızlanıyoruz, ancak daha sırada Duomo var.

Sırada Duomo var dedik ama Uffizi öyle bir yer ki girişi zor; çıkışı daha zor. Abartmıyorum, 45 dk girişinde beklediysek 1 saat de dışarı çıkmak için uğraştık. Belli bir yolu takip etmek zorundasınız çıkışı bulmak için, kestirme bir çıkış yolu yok ne yazık ki, bu noktada dikkatli olun derim.

Yıllar sonra dış dünyaya ulaştık ve bir sonraki durağımız olan Piazza del Duomo'ya doğru yola çıktık.

Santa Maria del Fiore olarak da bilinen bu görkemli katedralın yapımına 1296 yılında başlanmış. Pek çok mimarın elinden geçtikten sonra 1436 yılında ibadete açılmış. Katedral, kendisinden önceki Santa Resperata Katedrali'nin üzerine inşa edilmiş ve günümüzde yerin altında kalıntıları hala duruyor. Katedral ve çevresi Unesco Dünya Mirası bölgeler arasında yer alıyor, söylemeden geçmeyeyim.

Burada 20 dakikayı geçmeyecek bir sıra beklemeceden sonra içeri girdik.

İdil ve ben burada sanırım sanattan soğuma noktasına geldik.

Dışarısı ne kadar görkemliyse içerisi de o kadar iç karartıcı ve sıkıcıydı.

İçeride 3-4 euro karşılığında satın alabileceğiniz audio guidelar mevcut ve bunlar baya bilgilendiriciler, ancak bir o kadar da sıkıcılar. Teknik terimler, dini terimler ve daha aklımda kalmayan yüzlerce bilgi mide bulantısıyla karışık baş ağrılarına sebep oldu. Haritada işaretli en son yer ile ilgili en son cümle bitince resmen mutlu olduk! Kısacası, çok ilginizi çeken bir detay yoksa dışarıdan bakıp geçmeniz yeterli olacaktır.

Ne çok yer dolaşmışız yahu bir günde! Şimdi de Arno nehrinin karşısına geçeceğiz. Yaz sonunda 8 kilo vermiş olmama şaşmamalı!

Arno Nehri'nin en dar bölgesinde 14. yüzyılda inşa edilen Ponte Vecchio, yani Floransa'nın en meşhur köprüsü üzerinden karşıya geçeceğiz.

Köprünün üzerinde çok sayıda hediyelik eşya dükkanı/tezgahı mevcut
Bu meşhur köprünün üst kısmında bulunan Vasari Corridor, Palazzo Vecchio (Belediye sarayı) ile Palazzo Pitti'yi birbirine bağlamakta.

Yavaş yavaş müzelerin kapandığı saatler yaklaştıkça daha da telaşa kapıldık. Bir sonraki durağımız Palazzo Pitti.

Palazzo Pitti'nin girişi
Rönesans'ın simgelerinden biri olarak kabul edilen saray en başta Luca Pitti adında bir bankere aitken 1549 yılında Medici ailesi tarafından satın alınıyor (zaten hangi taşın kaldırsan altından Medici ailesi çıkıyor anasını satayım!). 18 yüzyılda da Napolyon'un hükümet karargahı olduğunu dipnot olarak düşelim.

Biz burada en çok Boboli Bahçeleri'ni gezmek istiyorduk.






Burası 16-18  yüzyıl arasında kalan döneme ait heykellerin sergilendiği yerdi.

Devamlı yokuş yukarı çıkılıyor, çıkıldıkça Floransa'nın panoramik görüntüsünü yakalama şansınız da artıyor.

İçeri gireli yarım saat bile olmamıştı ki anons yapıldı, onlarca dilde "Çık dışarı!" diyordu hoparlörde sesi yankılanan kadın. Anladık çıkıyoruz diye bağırası geliyor insanın!

Son olarak da gün batımını yakalamak için Michelangelo Meydanı'na ulaşmamız gerekiyordu. Artık zamanla yarışıyorduk, çünkü bu meydan Palazzo Pitti'den biraz uzaktı. Daha önce belirtmemiş olabilirim; toplu taşıma kullanmadık biz iki akıllı :D

Meydana ulaşmak çok da meşakkatli bir iş değildi, İtalya'daki gördüğümüz hemen her şehir gibi burada da tabelalar turistik yerleri bulmanızı kolaylaştıracak doğrultudaydı.

Meydana ulaşmak için 10-12 dakika boyunca merdiven çıkmanız gerekiyor. Tabi bu özellikle İdil'in ruhunu teslim ettiği dakikalardı. Ama merdivenlerin sonuna gelince buna sonuna kadar değdiğini anladık.

Michelangelo'nun eserlerinin kopyalarını da barındıran bu meydan bütün şehri baştan sona izleyebileceğiniz en güzel nokta.

Michelangelo Meydanı
Evet, yazının başındaki kartpostalımsı fotoğraf da buraya ait. Meydanda İspanyol Merdivenleri'ne taş çıkartacak kadar hareketli, kalabalık merdivenli bir yer var (fotoğrafta arkamızda). Birasını şarabını çerezini kapan soluğu burada alıyor. Hem bir dinginlik hem de içten içe bir hareketlilik, tatlı bir koşuşturmaca hakim her kareye. Bir de çevrede bir hayli lüks restoranlar var, kendinizi manzaraya karşı şımartmak isterseniz.

Açlıktan gebermek üzereyiz, şimdiki durağımız internetteki bloglardan adını öğrendiğimiz Gusta Pizza. 

Çok önemli bir dipnot düşmek istiyorum yine; İtalya'da pizza neden meşhur abi?? 

Şöyle açıklamak gerekirse; Taksim'de 20 tl civarı bir fiyata J'adore adlı sevimli mekanın pizzalarını yiyen bir insan evladı, neden İtalya'da içinde aynı pizzadakinin yarısı kadar malzeme barındırmayan bir pizzaya iki misli fiyat ödemek zorunda?

Biz İtalya'daki pizza olayını hiç sevmedik, alışamadık. O yüzden bana İtalya'da adam gibi pizza nerede yerim diye sormayın hiç!

Gusta Pizza yine kötünün iyisiydi. İnanılmaz bir kalabalık, zaten yarım saat sıra beklemek garanti. 10 euro civarı bir şeydi sanırım, kapalı pizzalardan yedik ikimiz de. Lakin malzemeyi o kadar bol keseden koymuşlar ki ilk ısırıkta suratımıza ham and cheese fışkırdı.

Pizza doyurucuydu ve fakat tadı da biraz ağırdı ya.

Civardaki Piazza Santa Spirito gençlerin oturduğu, yemek yediği, Galata Kulesi'nin dibindeki merdivenler misali bir meydan, etrafında cafe/pub tarzı çok sayıda mekan mevcut.

Bunlardan belki de en çok bilineni olan Volume adlı yere girip oturduk. Burası genelde jazzy bir müzik tarzına sahip, loş ışıkların hakim olduğu biraz da salaş bir mekan. Ortam her ne kadar güzel olsa da garsonları "yes-no" dan dahi anlamayan kaba varlıklardı. Denemek istediğimiz içkileri anlatmaya çalışırken gönülsüz olarak tabu oynamak zorunda kaldık diyebilirim. Sonunda da çok da sert olamayan vasat bir shot geldi önümüze. Neyse ki önümüze getirdikleri meyve-sebze ve çerez ikramlarıyla gönlümüzü aldılar.

Yorgun, ama mümkün olduğunca fazla yer gördüğümüz için gururlu bir şekilde dönüş yoluna girdik, ama gece hiç biter mi! Bakın, sokağa çıkın diyorum, pişman olmayın. Adım başı eğlence var!

Bu sefer de küçük bir meydanda İtalyanlar kendi aralarında eğlence düzenlemişler. Asla tanımadığım amatör bir grup mini bir konser verip İtalyanca şarkılarını söylerken insanlar ellerinde içkilerle hoplayıp zıplıyorlar, herkes çocuk gibi adeta. Arada turistler de var, hele ki 40-50 yaşlarında Uzakdoğulu bir ablamızın kafası bir trilyon olmuş, adeta çıldırmış, önüne gelenin üzerine atlıyor kadın.

Yaklaşık yarım saat bu muazzam eğlenceyi izliyoruz, müzikler içimizi bir hoş ediyor.

İnsanlar dağılınca biz de hostele dönüyoruz.

Hostelden kıyafetlerimi üzerinde bıraktığım yatağımda dönünce köylü kurnazı genç bir hatun ile yatağın kenarına asılı tangalarını bulmak da geceme ayrı bir renk katıyor. Ben ve İdil dakikalarca kızla tartışıyoruz ve kız İngilizce bilmiyorum ayağına yatıyor. İdil'in onu döveceğini anlayınca kalkmak zorunda kalıyor. Allahım sen aklıma mukayyet ol!

3. Gün  

Sabah erken uyanıyoruz ve kısa bir süre de olsa ruhen Türkiye'ye gidip geliyoruz, benim 2014 Fall dönemi için ders seçimi yapmam lazım. 

Ardından gezmeyi planladığımız ama dün gezecek vaktimizin kalmadığı Palazzo Vecchio'yu yani Belediye Sarayı'nı görmeye gidiyoruz.

Palazzo Vecchio müzesi

İlk gece Palazzo Vecchio'nun dışarıdan görüntüsü
Kapısında ünlü Davut heykelinin kopyasını bulunduran bu yapının bazı yerlerini gezmek ücretsiz, ancak müzesini gezmek istiyorsanız ücreti yanlış hatırlamıyorsam 7-8 euroydu.

Palazzo Pitti'den önce burası bilin bakalım kimlere ev sahipliği yapmış... Tabi ki Medicilere! Kimin aklına gelirdi (!)

İçeride sayısız heykel ve resim var, biz de sonradan okumak için hem resimleri hem de açıklamalarını komple çekiyoruz. (Asla okumadılar)

Yavaş yavaş gitme vaktimiz yaklaşıyor. Hostele bıraktığımız çantalarımızı sırtlayıp Floransa'nın ikinci büyük tren istasyonu olan Campo di Marte'ye doğru yola koyuluyoruz. Bir sonraki durağımız Roma.

Campo di Marte'nin etrafı Floransa'nın turistik yerlerinin aksine son derece sakin, caddeler geniş, sokaklar neredeyse bomboş ve sessiz. Şehrin bu kısmını görmek de kontrastı fark etmek açısından faydalı oldu.

Floransa'da her ne kadar müze, katedral ve saraylardaki sanatsal hazineler ilgimi, anlama kapasitemi ve sabrımı aşsa da sokaklardaki o cıvıltı, canlılık, özellikle de hava karardıktan sonra gerçekleşen özgün sokak eğlenceleri ve bir de şehrin muhteşem manzaraları bunun telafisini çok rahat yapıyor. Uzun lafın kısası, İtalya'ya gidip de Floransa'yı gezmemezlik etmeyiniz, burası gerçekten tanınması gereken farklı kültürlerden birine ev sahipliği yapıyor!











0 yorum:

Yorum Gönder

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Google+ Followers

Google+ Badge