13 Eylül 2014 Cumartesi

AMSTERDAM


Vee geldik bir seyahat blogunun olmazsa olmazı Amsterdam'a.

Burası dünya genelinde "Özgürlükler Şehri" olarak bilinir. İnsanın aklına hemencecik Red Light District'te vitrinlerin arkasında dans eden hayat kadınları, canlı seks şovları, coffee shoplar, magic mushroomlar geliyor. Son zamanlarda da Ekşi'de Amsterdam'da kafayı bulup cücelik hastalığına sahip birini arkadaşlarına göstermek için dolabına kilitleyen bir adamın hikayesi dönüyordu.

E tüm bunlar olurken haliye bir Türk gencinin Amsterdam'a gitmesi kaçınılmazdan da öte oluyor.

Biz burada yaklaşık üç gün geçirdik. İlk gün biraz şehri gezme havasında geçerken diğer iki günü de müzelere ayırdık. Akşamları da zaten malumunuz.

İşe koyulmadan hemen bir uyarı yapayım, yazının geri kalanında yer yer yaşı küçük okuyucular için uygun olmayan bazı şeyler paylaşacağım.


Genel Tüyolar


  • Genelde her bir müze başlı başına pahalı olduğu için toplu paketler tercih ediliyor. Bunlar arasından en çok öne çıkanı I Amsterdam Card. Bizim de ilk aklımıza gelen bu oldu, ancak araştırdığımızda bu kartın gitmek istediğimiz bazı yerlerde geçmediğini, bazı yerlerde de sadece indirim uygulanmasına yaradığını fark ettik. Bu nedenle alternatif bir arayışa geçtik ve karşımıza Holland Pass paketi çıktı, ki bence daha kullanışlı. Hemen her müzeyi kapsıyor diyebilirim. İşleyişi de şöyle: Turistik yerler iki kategoriye ayrılmış, gold ve silver. Gold kategorisindekiler popüler olan, çok rağbet gören, bloglarda da  "mutlaka gidin" denilen ağır toplar. Silver ise vaktiniz kalırsa gidin diyebileceğimiz daha az popüler müzeleri kapsıyor. Paketler: 1 Gold+1Silver= 38 euro, 2 Gold+ 3 Silver= 55 euro, 3 Gold+ 4 Silver= 75 Euro. Gold ve Silver kategorisindeki müzeler ve detaylı bilgi için bkz http://hollandpass.com/files/HPFolder_2014winter.21416829659.pdf

  • Ünlülerin gerçekçi balmumu heykellerinin sergilendiği Madam Tussauds müzesinin Amsterdam şubesine para vermeden girilebiliyor hem de şaşırtıcı derecede basit bir şekilde

  • Burada müzeler hakkında en çok sevdiğim şey çoğunun interaktif müze tarzında olmasıydı. Yani müzeleri gezerken sadece öyle bakınmıyorsunuz, siz de olayın içine dahil oluyorsunuz bir şekilde. O nedenle burada gezdiğim müzelerde bir an bile sıkılmadım.

  • Bisikletliler >>>>>>> yayalar. Eğer bisiklet kiralamadıysanız ve her yeri yaya olarak gezmeyi düşünüyorsanız söyleyeyim, bisikletliler size kafayı yedirtecek. Yaya yolları dar, bisiklet yolları baya geniş ve çok, çünkü adamların olayı bisiklet. Farkında olmadan sürekli kendinizi bisiklet yollarının üzerinde bulacaksınız ve devamlı teğet geçen bisikletlerle, çalan kornalarla uğraşacaksınız, bir noktadan sonra küfretmeniz kaçınılmaz. Sakin olun ve yolda dalgın yürümeyin.
Bisiklet Zehirlenmesi

  • Hostelimiz konseptine göre dünyanın en saçma yerine kurulmuştu. Shelter City, koyu Hristiyan bir aile tarafından işletiliyor. Duvarlarda dini figürler ve resimler var. Kızlar ve erkekler farklı katlarda kalıyor. Check-in sırasında sizi ayinlerine davet ediyorlar, bu konuda bilgilendiriyorlar. Ve hostelin bulunduğu sokağın diğer ucunda Red Light District başlıyor. Ama çok sevecenler ve otel tabi ki temiz, güzel (odalar biraz kalabalık)

  • Artis Royal Zoo'nun çok yakınında tesadüfen keşfettiğimiz, daha doğrusu yemek kokularıyla bizi çeken bir kafe: Cafe Eik en Linde. Uygun bir fiyata aşırı lezzetli bir hamburger yedim. Mutlaka gidin bence.

  • Süpermarket tarzı yerlerden mutlaka peynir alın, lezzette on numaralar.

  • Amsterdam'dan alakasız bir şey ama, Eurolines otobüs firmasının ucuz fiyatlarına aldanmayın. Son derece lakayt bir firma. Brugge'den Amsterdam'a gidecek otobüsümüz bir buçuk saat geç geldi ve adam açıklama bile yapmadı. Dönüşte de (Brüksel'e) bilette yol 3 saat sürecek gibi görünürken neredeyse altı saat sürdü- ki bu da uçağı kaçırmamıza, maddi olarak kayba uğramamıza ve bir günü havaalanında geçirmemize yol açtı. Mümkünse tren kullanın arkadaşım.

NERELERİ GEZDİK

1. Gün:

Buraya akşamüstü beş gibi vardık. Amsterdam'ın merkezine biraz uzak bir metro istasyonuna getirdi bizi otobüs, oradan metroya bindik. Metrodan Nieuwmarkt Meydan'ında çıktık. Otelin bulunduğu sokağın yerini sorduğumuz ilk insan grubunun "high" olması "dakka bir gol bir" dedirtti.

Dam Meydanı:

Hostele yerleştikten sonra şehrin en önemli merkezi olan Dam Meydanı'na çevirdik rotamızı. Centraal Station'a Damrak Caddesi ile bağlanan bu meydan 1945 yılında Alman askerlerinin Flemenk halkının üzerine ateş açıp onları katletmesi gibi dehşet bir olaya sahne olmuştur. Google'a "Shooting at Dam Square" yazarsanız daha detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Dam Square


Meydan'da Amsterdam Kraliyet Sarayı, Madam Tussaud Müzesi, Nieuwe Kerk (Yeni Kilise) ve İkinci Dünya Savaşı kurbanları adına dikilen ulusal anıt yer alıyor.

McDonald's da yemeğimizi yedikten sonra (Burada yemek yiyebileceğiniz en ucuz yer) coffeeshop olayına bir giriş yapalım diyoruz.

Coffeeshop Meselesi:

En iyi coffeeshop'u bulabilmek için araştırma yaparken ince eleyip sık dokumuştuk. Sonuçta her yerde güvenli ve eğlenceli olmayabiliyor denemesi.

Biz coffeeshop olarak De Dampkring B.V.'yi seçtik. Genelde TripAdvisor gibi sitelerde ortamı hakkında çok iyi yorumlar okumuştuk. Biz de gayet memnun kaldık zaten, ki ertesi gece de buraya geldik yine.

Çalışanları inanılmaz yardımcı oluyorlar. Size hangi üründe hangi maddenin olduğunu en ufak detayıyla anlatıyorlar, özellikle bu konuda deneyimsiz olduğunuzu anlayınca. Bardaki garson kadınlar ise biri biraz kötü oldu mu hemen yardımına koşuyorlar ve bir anne şevkatiyle o kişiyi sarmalıyorlar ve rahatlatıyorlar, bizzat şahit olduk.

İçeride tabi her coffeeshop'ta olduğu gibi belli kurallar var. Alkollü içecekle asla barınamıyorsunuz içeride, zaten öyle bir salaklık da yapmayın. Oturun adam gibi çayınızı kahvenizi için. Kendi otunuzu da getirseniz, oradan da almış olsanız mekanın içinde içebilmek için mutlaka oradan bitki çayı ya da kahve almanız gerekiyor. Tabi şeker otun vücuttaki etkisini yok ettiği için hali hazırda bisküvi ve şekerlemeler de mevcut.

Red Light District-Peep Show
Daha sonra da otelimizin yanı başındaki Red Light District'e uğruyoruz. Burada aklınıza gelebilecek her türlü zevke hitap eden hayat kadınları vitrinlerin arkasından size göz kırpıyor, parmağıyla işaret ediyor, genelde insanlar sadece eğlencesine geziniyor ama bir vitrinde perde kapalıysa bilin bakalım orada neler oluyor??

Artık nasıl bir kafa yaşadıysam, gördüğüm iki hayat kadınından birini üniversitedeki bir hocaya ya da bölümden bir arkadaşa vs benzetiyordum. Hele bir tane dehşetengiz benzerlik vakası vardı ki bizi "Lan acaba?" gibi düşüncelere gark eyledi.

Gezinirken birden eğlencesine, kabul etmek gerekirse biraz da abazalığına Peep Show denilen bir etkinliğe girdik. Bunlar kısa süreli canlı seks şovları temel olarak. İki dakika boyunca bir kabine giriyorsunuz ve bir camın arkasından ortada diğer kabinlerin de çevrelediği bir platformda ya bir kadınla bir erkeği, ya tek başına dans eden bir kadını ya da iki kadını gözlemleyebiliyorsunuz. (Gözlemlemek de ne demekse artık, rasathane sanki ).

Tabi böyle şovlarda beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Şu açıdan söylüyorum; elemanlar aşırı mekanik, robot gibiler resmen. Hani böyle internetten seksle ilgili eğitici bir animasyon videosu izlemek gibi (tabi öyle bir şey varsa).

Yüzlerinde de "Gene geldi veletler" gibisinden bezgin bir ifade vardı. Hatta arada dışarıdakiler bedavadan izlemek için kabin kapılarını açınca adam kadını dımdızlak ortada bırakıp ayağa kalkıyor ve "Oğlum bak git" dercesine bu tiplerin üzerine yürüyordu. Çocuklar kaçışınca da "ufff nyse bri dvm edlm .s .s" modunda tekrar kadının yanına gidiyordu. Seksin bu kadar komik olacağını kim tahmin ederdi.

Buradan da sıkılıyoruz doğal olarak, zaten saat de geç olmuş ve uyumamız lazım.

2. Gün

Sabah ilk iş Holland Pass paketi satın almak oldu. Biz kendi seçimlerimize göre 2+3 lük paketlerden aldık.

Madame Tussauds

Daha sonra Dam Meydanı'ndaki Madame Tussauds müzesine gittik. Burası, en büyüğü ve asıl şubesi Londra'da bulunan balmumu heykel müzesinin Amsterdam şubesi. Marie Tussaud adlı balmumu heykeli sanatçısının eserlerine yer veriliyor.

Tabi normalde buraya girmek için Gold biletlerimizden birini kullanmamızı beklersiniz ama haayııır, biz buraya bedava girdik. Hem de çok basit bir yolla: çıkış kapısından.

İnanması çok güç, biz de inanamadık ama gerçekten çıkış kapısında ne bir güvenlik görevlisi ne de bir şey vardı. Gayet de çıkış kapısından girdik, kimse de noluyor demedi. Tersten dolaşıp sondan başa gittik sonra yine aynı doğrultuda giriş kısmından çıkış kapısına kadar gezip dışarı çıktık (Like a boss!)

Hala nasıl böyle bir güvenlik açığı olur anlam verebilmiş değilim.

Çıkış kapısını bulmak biraz zor, ara sokaklara girip araştıracaksınız artık ama şunu söyleyeyim, çıkış kapısında Spiderman maketi var (hala var mı bilmiyorum).

İşte içeride yaptığımız şebeklikler


Anne Frank




Heineken Experience:

Bir sonraki durağımız da çok eğlenceli olacağına inandığım ve beni yanıltmayan Heineken Experience oldu. Hani böyle barlarda menüde falan 8-9 TL lik biraların yanında 12-13 TL lik bir bira markası görürsünüz, hah işte o Heineken.


Burada da bu ünlü biranın üretimi (Kuzeybatı Avrupa kimya mühendisleri için bir cennet olmalı), kendine özgü tadı veren malzemelerin nasıl ve ne şekilde katıldığı anlatılıyor.


Biranın yapımında ilk aşamalar, biranın içine katılan ve adını hatırlamadığım polen tadında bir maddeden bahsediliyordu.

Ayrıca içeride devamlı bira dağıtıyorlar, girişte verdikleri çipler sayesinde bedava oluyor.

Eğlenceleri bununla da sınırlı değil tabi, kendinizi bira fabrikasında bir bira mayası gibi hissedeceğiniz simülasyon odası, Heineken reklamlarının LCD ekranlarda sergilediği videolar, arkadaşlarınıza içinde sizin de bulunacağınız ilginç videolar yollama şansı (Bu kısmı anlatmaya Türkçe'm yetmedi) ve daha bir sürü şey.

Üstelik tam da bitti zannettiğiniz anda sizi yarım saatlik bir kanal turuna çıkarıyorlar. Şehrin en önemli noktalarını bir de sudan görmüş oluyorsunuz. Ertesi gün daha geniş bir kanal turu yaptığımız için kanallarla ilgili detayları yarına sakladım.

Rijksmuseuum + I Amsterdam Yazısı:

Rijksmuseuum

Tekneden Rijksmuseuum'a çok yakın bir yerde iniyoruz. Burası Amsterdam'ın tarih ve kültürünü ele alan müzeler içerisinde en önemlisi. Vakit kıtlığından, biraz da ilgimizi çekmediği için içeri girmiyoruz. Ama, şu meşhur "I Amsterdam" yazısı bu devasa binanın önünde arz-ı endam ediyor. Burada fotoğraf çekmeyenleri taşlıyorlarmış diye duydum.


Vondelpark:

Bir diğer uğrak yerimiz şehrin biraz güneyinde kalan Vondelpark. İçerisinde açık hava tiyatrosu (görmedik) ve fiyatları oldukça tuzlu sofistike restoranlar yer alıyor. Onca kalabalığa rağmen kafa dinlemek için oldukça uygun. İnsanlar da zaten biralarını çerezlerini almış, ağaçların altına üşüşmüşler.

Akabinde hava kararıyor.

Akşam yine De Dampkring'de takıldığımız için burada ekstradan anlatmaya değer bir şey göremedim.

3. Gün:
Holland Pass biletlerimizden sadece birini harcayabildiğimiz için kalanları da boşa gitmesin diye aceleyle yola koyuluyoruz.

Amsterdam Museum:

İlk durağımız Amsterdam Museum. Burası Amsterdam'ın Ortaçağ'dan günümüze genel tarihini en kolay yalayıp yutabileceğiniz yer. Diğer müzelerin özeti gibi sanki. Biz de o yüzden burayı tercih ediyoruz.


Ortaçağ'dan bu yana Amsterdam'ın tarihteki yeri fotoğraflarla, videolu açıklamalarla, resimlerle, arkeolojik buluntularla çok iyi anlatılıyor. Bahsettiğim interaktif müze olayı burada da baya devreye giriyor. En basitinden örnek vereyim, duvardaki eski ahizeyi kaldırıp kulağınıza dayadığınızda Anne Frank size günlüğünü fısıldıyor.

Bunun yanında Amsterdam'ın uyuşturucu konusunda bugünkü olduğu yere nasıl geldiği de ekranlardan verilen 10 dakikalık belgesellerle size aktarılıyor.

Müzeyle ilgili bir diğer ilginç olay da Amsterdam DNA diye bir olay. Size verilen broşürdeki barkodu belli ekranlara okuttuğunuzda karşınıza şehrin farklı dönemlerinden farklı resim/fotoğraflar çıkıyor. Sistem, seçiminize göre size bir karakter analizi hazırlıyor. Bir an bile sıkılmadığım bir başka müze kısacası.

Artis Royal Zoo:

Daha sonra Avrupa'nın en eski hayvanat bahçelerinden olan Artis Royal Zoo'ya adımımızı atıyoruz. İçeride farklı kıta ve iklim kuşaklarına adapte olmuş her çeşit hayvanı gözlemlemek mümkün. Doğal olarak insanın biraz da içi acıyor. Hele aslanlar kafeslerinden çıkmak için sürekli yol arıyorlardı, arada da kükrüyorlardı.






Sürüngenler ve böcekler kapalı bir mekanda sergileniyordu. İçeride ayrıca akvaryum ve arboretum da mevcuttu. Yılanları gözlemlemek en eğlencelisi ve en zoruydu, çünkü sanki gıcığına yapıyormuş gibi en geride durup kendilerini kamufle ediyorlardı. Bunu diğer bazı hayvanlarda çok yapıyordu, buna hazırlıklı olmanızda fayda var.

Scheepvaartmuseum:

Üçüncü durağımız Scheepvaartmuseum. Burası Amsterdam'ın denizcilik müzesi. İçeride denizcilik tarihi boyunca kullanılan her türlü deniz aracı sergileniyor. Dışarıda ise Amsterdam tarihinde adı geçen ünlü gemilerin replikaları sergileniyor ki içleri de oldukça ilgi çekiciydi. Denizciliğe ve gemilere hafiften bir ilgi duyduğum için burayı da listeme eklemiştim.



Kapanmasına az kala yetiştik o yüzden de tam gezemedik ama baya gezdik yine.

Aslında daha gitmek istediğim çok yer vardı ama zaten her yeri karış karış gezmek için en az 5 gün ayırmak şart. Mesela ben Nemo Science Center ve EYE Film Institute gibi yerlere gidebilmeyi çok isterdim, ama bir daha gitmek için bahane olacak en azından (başka bahanem de hiç yok zaten, hıhı evet).

Genelde çoğu yer kapandığı için son silver biletimiz de boşa gitmesin diye Büyük Kanal Turu'na katılıyoruz.

Kanal Turu:

Tur boyunca kanalların oluşumu ve şehirleşmedeki rolleri detaylı bir şekilde anlatılıyor. Kanal boyunca yer yer birbiriyle iç içe geçmiş yer yer ise gösterişli ve geniş cepheli evler görüyoruz. Bu evler sosyal statü göstergesiymiş. Vergiler evlerin ön cephesinin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak alındığından zenginlerin evleri çok daha geniş ver yüksekmiş.

Dikkatimizi çeken bir diğer nokta da evlerin tepelerindeki kancalar. Malum, mobilya ve beyaz eşya gibi büyük şeyleri içeri sokmak o daracık evlerde normal yollardan mümkün olmayacağı için bu eşyalar kancalar üzerinden kurulan düzeneklerle evlere pencerelerden sokuluyormuş.
Dikkatle bakarsanız binaların tepesindeki kancalı uzantıları görebilrsiniz.



Normalde kanal turu güzel olsa da yer yer sıkıcı olabiliyor çünkü gürültüden rehberi duyamayabiliyorsunuz.

Son akşamımızda ise değişik bir şeyler yapmak istiyoruz ve Amsterdam'ın ünlü sex tiyatrosu Casa Rosso'da bir saatlik gösteri için bilet almaya karar veriyoruz.

Sex Museum:

Ama öncesinde meşhur Damrak Caddesi'nden geçerken Sex Müzesi'ne denk geliyoruz. Girişin sadece 4 euro olmasıyla birlikte ani bir kararla içeri atıyoruz kendimizi.



Burası gerçekten çok ilginç ve eğlenceli bir yer, bildiğiniz erotizmin ve pornografinin tarihi üzerine kurulu. Hani böyle eğlence parklarında korku tünellerine girersiniz de karşınıza olmadık yerden bir şeyler fırlar ya, işte siz bunun sadece cinsel içerikli versiyonunu düşünün, üzerine de özellikle 1900lü yıllarda insanoğlunun en derin ve yer yer de iğrenç fantezilerini yansıtan fotoğraf, resim ve heykelcikleri ve televizyonlarda oynayan siyah beyaz pornoları ekleyin. Alın size Sex Müzesi.

Müzedeki en uyuz varlık
Red Light District- Casa Rosso

Vee son olarak Casa Rosso'dayız. Dediğim gibi burası Amsterdam'ın ünlü sex tiyatrosu. Şovları izlemek için biraz paraya kıymanız gerekiyor, zira giriş 60 euro. Allahtan önceki gezilerimizde baya tasarruf yapmıştık da en sona kalan Amsterdam'da harcayacak baya paramız vardı. E madem son gecemiz, verelim ne olacak.

Üstelik o paraya da değiyor bence ayıptır söylemesi. Spoiler vermek istemiyorum ama şunu söyleyebilirim, tiyatro sadece seksten ibaret değil. Tabi yer yer o da var, ve Peep Show'daki hayattan haklı olarak bezmiş mutsuz figüranlara burada da rastlıyorsunuz nadiren. Aslında şöyle söyleyeyim, Yetenek Sizsiniz yarışmasını düşünün (ya da yurtdışındaki versiyonlarını). İşte bu da onun jürisi bulunmayan ve yarışmacıların da türlü türlü hünerlerinin ortak noktasının cinsellik olduğu bir versiyonu.

...

Ertesi gün otobüsle Brüksel'e geçip oradan Türkiye'ye bir gün gecikmeli de olsa dönebildik.

SONUÇ

Amsterdam, Amsterdam, Amsterdam...

Kanallar şehri olması itibariyle doğal güzellik açısından zaten başlı başına ilgi çekici olabilecek potansiyele sahipken hem sex turizminin büyük bir şova dönüştürülmesi, hem uyuşturucu konusundaki düzeyli serbestliği hem de her kitleye hitap edebilecek eğlencelerin olması gibi etkenler sayesinde bu şehir Avrupa'daki pek çok şehir arasından sivriliyor ve farklı bir konuma ulaşıyor. Ne olursa olsun herkesin en az bir kere gitmesi ve burayı deneyimlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Şahsen ben de ileride yeniden gitmeyi planlıyorum çünkü gezemediğim bir sürü yer var.






0 yorum:

Yorum Gönder

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Google+ Followers

Google+ Badge